GÖÇ
Ayakkabı bağcıklarım sımsıkı. Bileklerim iki saat kırk altı dakika sonra ağrımaya başlayacak. Yirmi sekiz yıldır yolculuğa devam ediyorum.
Eğer tanıdıysan bu söylediklerimin ne anlama geldiğini çok iyi biliyosun.
Gece yıldızsız. Oldukça karanlık. Sallantıdan dolayı hafif mide bulantısı hissediyorum ama olsun; bu daha önce deneyimlemediğim bir şey değil. Aslına bakarsan uzun süredir deneyimlediğim bir çok şey daha önce deneyimlemediğim şeyler değiller.
Dalgalar hafif, fazla rüzgar yok. Ama esintinin tatlılığına ve bulutların sinsice gülümsemelerine bakılırsa olacak. Baya bi sert olacak hem de. Sert rüzgar, deneyimlediğim şeyler arasında pek haz etmediğim az şeylerden biri.
Yirmi sekiz yıldır yolculuğa devam ediyorum. On dört yıldır da güvenli test yüzüşleri yapıyorum. Açık denizde gemiden soğuk suya atlayıp farklı kondisyon sınırları keşfettiğim bi gerçek. Sanılanın aksine hobi olarak yüzmüyorum. Bu durumu son zamanlarda açık, seçik ve en net şekilde ifade ettim. Foya olarak algılanan şeyi domestosla temizledim. Altın tepside önüme koydum ve bakışları inceledim.
Sağ olsunlar mürettabattan hiç kimse domestosla foya karışımının oluşturduğu yeni sıvıyı sorgulamadı. Domestos varsa parlaklık, netlik vardır; e herhalde en saf gerçek bu deyip devam ettiler. Bu bir sitem değil tabii ki de. Yalnızca gözlemlerimi söylüyorum. Açık denizde yolculuk yapmanın insana kazandırdığı en önemli şey bakmayı öğrenmek sanırım. Doğru bakıldığında dalgaların gemiye çarpma sayısı ve bulutların arasından sızan ışın sayısı arasındaki örüntüyü görebilir mesela insan.
Yeterince örüntü görüldüğünde, gövdemde çiçekler açtığında, ve yaşamanın ne kadar dayanıksız bir şey olduğunu anladığımda, oynayabileceğim en büyük kumarı oynanın zamanı gelmiş demektir. Çünkü sonsuzluk duygusu harekete geçmekle geçecek.
Yirmi sekiz yıldır yolculuğa devam ediyorum. Güvertede aldığım altmış bir milyonuncu nefes. Bulutlar gülümsemeyi yavaştan azaltıyorlar. Rüzgar balyozuna tükürdü, hafiften hedefini okşamaya başladı. Akşam yemeği yiyen mürettebata son şakamı yapıyorum. Gülüyorlar. Kapıyı yavaşça çekerken esinti iyice artıyor. Esintinin nereden geldiğine bakıyorum ve görüyorum.
Pencere yavaş yavaş açılıyor. Aklımın fırtınaları güneş ışığı yokken karanlığa bürünen denizin yüzeyinde somut halde dönmeye başlamış. Kondisyon sınırlarımı zorladığım yüzmelerim bunun içindi; işe yarayacak mı bilmiyorum. Bilmemekten dolayı da saf korku sarıyor parmak uçlarımı. Gözlerim parmak uçlarıma bakmaktan bile çekiniyor, korku o derece ateşli.
Yirmi sekiz yıldır yolculuğa devam ediyorum. Esinti artık haz etmediğim seviyeye ulaştı. Pencereye yaklaşıyorum, yolculuğumun evine son bir kez daha bakıyorum. Korku, hormonlarımın üretebildiği tek duygu. Bu güzel, pencereden atladığımda duygu sistemime güvenemeyeceğimi biliyorum.
Peki neye güveneceğim?
Hiçbir şeye güven duymadan, sadece korku hissederek, karanlık ve bilinmeyen bu denizde yüzerek nereye kadar göç edebilirim?
Bu sorunun cevabını öğrenmenin tek bir yolu var.
Atlarken aklıma gelen yeni bir soru soğuk suya temas ederken beni şaşkınlık içerisinde bırakıyor: “Acaba Tanrı benimle konuşma nezaketini gösterir mi?”
Göç başlasın.
13.03.2020, Denizli
A.

Yorumlar
Yorum Gönder