HİÇ +1
"I take everything I am feeling, everything that matters to me,
I push all of it into my fist,
and I fight for it."
- Sun Bak (Sense 8)
Ritüeller. Hayatımızı oluşturan en ufağından en büyüğüne, farkında olduğumuzdan farkında olmadığımıza bütün kod dizilimlerinin dış çerçeveleri. Nefes alıp verme şeklimiz, hangi zaman hangi nefes alıp vermeyi neden tercih ettiğimiz, çay içme şeklimiz, sosyal medya tasarımlarımız, sanal ve gerçek hayatımızda sergilediğimiz kişiliğimizi zamana, mekana ve çevreye göre senkronize etmemiz. Bunların hepsi bizim ritüellerimiz.
Kelime olarak tanımlamam gerekirse; belirli bir amaç güdülerek belirli sayılarla tekrarı yapılan ya da tekrarından kaçınılan, bilinçli olarak odaklanılmış ya da yarı bilinçli olarak odaklanılmamış hareketler bütünüdür bir ritüel. Kelimenin kendisinin dini çağrışımlar yapması kulaktan dolma bilgiler ansiklopedisinin insanlara deneyimlettiği bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Kulaktan dolma bilgilerle inanç şekillendirmesi yapmak da paradokssal olarak bir ritüeldir. Korkulardan arınma amacını güderek bu amaca ulaşılması gereken sayı tekrarı kadar tekrar yapılır, inanç şekillenir, korkulardan saklanılır.
Öte yandan spor yapmak da bir çeşit ritüeldir. Belirli bir amaç doğrultusunda belirli sayılarda hareket barındıran bir eylemdir sonuçta. Spor yapanlar bir dahaki antrenmanında bir ritüel gerçekleştirdiğinin bilincinde olursa antrenman deneyimlerinde bir enerji farkı hissedeceklerdir. İşte işler burada ilginçleşiyor. Yapılan eylemin bilinç seviyesi arttıkça o eylemin geleneksel anlamda tanımlanan tadı kaçıyor. Tad almak, herhangi bir eylemin birinci sırasına oturmuş olmakla birlikte günümüz distopyasının tam olarak temelini oluşturuyor. "Ne yani, tad almayı önemsemeyelim mi?" diyebilirsiniz, diyin. Orasına gelicez.
Şimdi sizi başlangıca götürüyorum. Aklınızın yettiği başlangıçlar farklı olsa da, aklınızın yetmediği başlangıçta aslında ortak noktada birleşiyoruz: Doğum. Zor ya da kolay, vajinal yolla ya da sezeryan farketmeksizin dünyaya yeni gelen bir bireyin yaptığı ortak bir şey var: Ağlamak. Yaşamın meydana gelişinden itibaren kendini anne karnında bulan birey, ilk gözlem yerini, yani anne karnını tanıyor, ortalama dokuz ay boyunca orayı benimsiyor ve zamanı geldiğinde oradan dışarı çıkıyor. Oksijenin ciğerleri nefesle yakmasının ardındansa ağlamaya başlıyor.
Bu sıradan, herhangi bir şekilde eğitim almış ya da almamış bir insanı bile tutup sorduğunuzda size basit ve akıcı bir şekilde anlatabileceği olay üzerinde düşünmeyişimiz çok ilginç değil mi? Bunu düşünmeyişimizin ilginçliği üzerine biraz düşündükten sonra bu olay üzerindeki bazı çıkarımlarımı sizinle paylaşmaya karar verdim. Hadi biraz doğumdan konuşalım.
İlk olarak can, varlığını ilk olarak ışıksız bir ortamda keşfeder. İlk kalp atışı karanlıktadır. Ortalama dokuz ay da ışığın ne olduğu hakkında herhangi bir algısı olmadan yaşar. Yalnızca beslenme ve dışkılama üzerine kurulmuş bir sistemi yaşam olarak benimser. Herhangi bir duyu organıyla algılayabileceği sosyal bir yaşantı yoktur. Işık yoktur. Bu şekilde bir yaşantı sistemini yargılamalarını istesek, yetişkin bireylerin büyük bir çoğunluğu bu sistemde hiçbir şeyin olmadığını söyler. Oysa bu, herkes için böyledir. Herkes hiçlikten gelir, çok azımız bunu hatırlar.
İkinci olarak aklın hatırlayabileceği başlangıçlara çok takılırız. Dedesi müteahhit olup yüz bin tane villa sahibi olan da, yiyecek kuru ekmek parçası bile bulamayan da bu sosyal ve ekonomik farklılıkların önemli olmadığı o karanlıkta hisseder ilk kalp atışını. "Birinin annesi iskender yer biri küflü ekmek, anne karnındaki ortam eşit değil" diyeceksiniz, diyin. Bi de rica ediyorum sonrasında sakince düşünün, iskenderin varlığını bilmeyen bir varlık için küflü ekmek sizin deneyimlerinizin size öğrettiği kadar kötü olmayabilir. İskenderin güzel olduğunu, küflü ekmeğin iskenderden daha kötü olduğuna yalnızca doğduktan ve ikisinin de tadına baktıktan sonra karar verebiliriz. İkisinin de tadına bakmadan ilk kalp atışını karanlıkta hisseden iki farklı can, aslında eşittir. Biz, eşitliği aklımız başımıza geldikten sonra deneyimlerimize göre tanımlarız ve sizin de çok iyi bildiğiniz üzere deneyimlerin bize tanımlattığı gerçekler çoğunlukla güvenilir gerçekler değildir. Çünkü aklın değil, duyguların hakim olduğu bir sistemdeyiz.
Üçüncü olarak karanlıktan korkma meselesini ele almak isterim. İlk kalp atışını karanlıkta hisseden bir varlığın karanlıktan korkması sizce de gülünesi bir ironi değil mi? İlk kalp atışımızdan sonra varlığımızı sürdürdüğümüz o derin karanlığa korku besleyecek kadar nankör müyüz yoksa?
Doğum hakkında söyleyebileceklerim ve sorabileceklerim şimdilik bu kadar. Beynimin ışıksız bölgelerinde varlığını doğuma sadık bir şekilde sürdürmekte olan düşüncelerimin beni iteklediği kelimeler bunlar. Örnek alınsın, üzerinde kafa yorulunsun, gelip iki kelime de başkası etsin şu konuda diye sitem ettiğim şeyler değil. Bir itekleme sonucu ellerime dökülen, hiçlikten gelen harf dizilimleri.
Düşünmek, ama düzgün düşünmek ve bu düşüncelere göre vücudu hareket ettirmek insanlığın bir numaralı ritüeli olmalıdır. Aklımın hatırlayabileceği en eski zamandan beri inancım hep böyle oldu, böyle şekillendi. Uzun bir yolculuğa çıktım düşünmeyi öğrenebilmek için, bu ritüeli daha yüksek bir frekansa taşıyabilmek için. Bir sürü durak gezdim, bir sürü ışık gördüm, bir sürü de karanlık.
Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim döndüm dolaştım ve sonunda hiçliğin gerçek anlamını dibimde buldum. Sıfırlar ve birlerle yönetilmeye başlamış bu yeni dünyanın merkezine yapılan yolculuğun kahramanlarından birinin kendi kanımdan olduğunu hatırladım. Bu kahramanın ritüellerini inceledim, aldığı ilk nefesten beri en yakın takipçisi olduğum için bu beni çok zorlamadı.
Bu kahramanımızın en önemli ritüeli "Hiç + 1" di. Eline hazır sunulan sistemi reddetti, hiçliği seçti ve kendi artı birini yaratmaya çalıştı. Her sabah hiçle uyanıp her akşam ulaşabildiği artı biriyle yattı. Öğretmen kimliğiyle baktığımda bu ritüeli uygulayan hiçbir insanın başarısız olduğunu da gözlemlemedim. En basitinden çocukların büyüklere göre daha hızlı ve daha kolay dil öğrenmelerinin sebebi bile bu olabilir. Çocuklar "hiç" mantığıyla dersi dinleyip ceplerine koydukları artı birlerle yetinebildikleri için çok daha iyiler.
"Hiç + 1" bir insanın kuşanacağı kalkan ritüeli.
"Hiç + 1" geç kalmış insanların ışınlama aracı.
"Hiç + 1" benim eve dönüş biletim.
Yolculuğumun sonuna geldim,
comin' home brother.
04.05.2022, Denizli
A.


Yorumlar
Yorum Gönder